NEHİR'İN AKIŞI, DENİZ'E OLAN AŞKINDAN...

Tanım

BİR SEVGİ YOLCULUĞUDUR YÜRÜYÜŞÜM


Bağlantılarım

» Ana Sayfa
» Profilim
» Arşiv
» Arkadaşlarım

Acıya Kurşun İşlemez



Sabrın çalkalanıp taştığı sulardadır
Çığlıklarla parçalanmış uykularda
Buruşturulup atılmış aşklarda
Ve çalınmış mutluluklardadır
Ses ile yürek
Büyük rüzgarların o yanık şarkısı
Hala yükselir içimizden, dağılır
Coşkunun doruklarında sürer yankısı

İlk kurban adanırken bir nehire
Korkunun ilk nisanında başlamıştır
Gözyaşının ilk damlasından kalma
Yaslı baharlarla gelmiştir bugüne
Kanla yazılan yasalarla
Açlığın otağ kurduğu sabahlarla
Ve sonuçsuz kalan ahlarla gelmiştir
Acıya kurşun işlemez artık
Ölüm bile bu acıyı cellat bilmiştir

Yok bundan böyle ter yarası
Zincir tutsaklığı ve sabır
Kırbaç yalvartması sessizliğin
Can pazarı ve kahır yok
Herşey yaşanan şu gün gibi gerçek
Adımız halk olduğu günden beri
Bir direnç olmuştur bizde sevinçler
Şimdi acının her kuraklığında
Onlar
Yüreğimizin ovalarına çiselenirler

Boşuna değil bu ölürcesine sevmek
Ve ölürken bile yürümek
Boşuna değil
Hep yatağı olduk tarihin ırmağının
Yenilgilerle durulmanın
Zaferlerle köpürüp kabarmanın
Ama hiç bir zaman
Anası olamadık geçmişi doğurmanın

Yıldızlar ve sular tanıktır
Aç ve kavruk bir memeden
Direnmeyi yudum yudum emen
Bir çocuk gibi öğrendik
Ve direndik
Ordular kurduk türkü renklerinden
Bütün ağıtları bir hücumda yendik
Acıya kurşun işlemez artık
Biz yaşamayı zulümsüz sevdik


Adnan YÜCEL

 


Tarih: 03:01, 3/3/2007 Kategori: Siir
Yorum (8) | Yorum yaz | Bağlantı

Namus İşçisi

 

ürkülerinizin saklı vadisinden
ateş arabalarıyla geçerim ben.

üstümdeki nebulalar baladı,
ve entrikalar
sekizinci renge saldıran metafor,
ve tükeniksiz kurşunlar sağanağı
durduramaz dudaklarımdaki gülüşü.
doludizgin geçer küheylanım
fırtınaların ıslığı içinden,
ninniler söylerim
gözlerinizdeki yitik çocuğa,
çünkü yalnızca sevdanızda
ve acılarınızda büyürüm ben.

kod adım “namus işçisi” benim.

şarjörümde hasretleri çiçeklendiren
mektuplar taşırım;
umut mayalı ekmekler.
ve yırtarak güneşi
içinden kor ateşler çıkarırım.

Manisa’da zeybeğim,
Elaziz’de gakkoş, Erzurum’da dadaş
Ankara’da seymenim.
ayırmaz pırıltılarını yakamozundan denizim.

kırk yama paylaşımıyla diktiğim
barışın yorganını örter üstünüze,
bütün sıcaklığıyla
kadın ellerim.

“makber”de Türk’üm
“gelo ev kiye”de Kürt
Hemşin’liyim “dido”da
Nasturi’yim, Süryani’yim,
bir kayboluşun sessiz tiradında
anılarınıza el eden Keldani’yim.
öfkenin tırnaklarının kanattığı
birbaşınalığınızdan
maviliği selamlayan bildirgeyim.

lorke oynar bir yanım Amed’de
Adana’da üçayak
Artvin’de horondadır bir yanım
düz ovada avlanan keklik Silifke’de.
geçmişi ve geleceği beraber yaşar
yüreğimdeki aslanın asaleti
uçurduğum güvercinlerin
saadeti.
ve hiçbir fezleke hükmedemez
türkülerime.

kod adım “namus işçisi” benim.


Tiananmen’de Çin’liyim.
Irak’lıyım Felluce’de
Hiroşima’da Japon.
Peşmergeyim Halepçe’de.
ve tinsel beyazlığımla
bir zenciyim içinizde.
ama yalnızlığımdan küçüktür dünya.
kıyısında yaşarım ölümün
dilimde bir evren türküsüyle.

bir yere mal etmeyin beni;
uslandırmayın.
bakışlarımın dokunduğu yerlerden başka
hiçbir yere ait değilim ben.
ülkem yüreğimdir benim
sınırsız.
sahip olduğum tek penceredir,
kapatmayın.
gönderimde mavi gökyüzü dalgalanır
ve o bayrak
yaşamı ve ölümü öğretecek kadar
bütün yanıtları taşır.

gizemli patikalardan geçerim hep
adımlarım tütün yumuşaklığında.
çobanını yitirmiş yıldız gibi
her gece
ışığa ve kendime veda ederim.
zamanın dışına taşır şiirim sizi.
inatla çalarım yürek kapınızı
ben içinizdeki son kızılderiliyim.

ve ben şairim.
“namus işçisi”yim yani...

 

Gürkal Gençay

 

 

 


Tarih: 14:22, 13/2/2007 Kategori: Siir
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

Hayyam'dan Bize

 

“Özgürlük yoluna girmezsen


Bu yolda koşmazsan  
                           vargücünle


Yıkamazsan yüzünü kanında     
                            yüreğinin


Yarın avucunu yalarsın

 

 


Er dediğin kendini yok  
                             bilmedi mi,


Cayır cayır yanmadı mı  
                             yürek dediğin,


Hadi öyleyse uğurlar olsun” 

 

 

 

 

 

 


Tarih: 16:29, 11/2/2007 Kategori: Siir
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Ağustos Şiiri

 

Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek
Beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
Hep böyle havalar besler fırtınaları
Korkarım bu mavi ışık çabuk sönecek
Duymazdım durgun suların bezgin türkülerini
Alışmak ölümün bir başka adıymış bilmezdim
Bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
Bir rüzgar kulaklarımdan hiç eksilmiyor
Esirgenmiş bir dünyada müthiş yalnızım
Geri dönsen bile ben artık o ben olmayacağım
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek

Ben mısralarımı kerpiç gecelerinden çekmişim
Beş numara lamba kaderi var mısralarımda benim
Deli çizgi gözlerimi kör etmiş, kör etmiş, kör etmiş
Göçmüş kıtalar üstünde kuşlar dönüyor garipsi
Çığlık çığlığa kuşlar dönüyor evcil ve tedirgin
Gök mavisi bir türkü dolanmış yüreciğime
Selsele yolculuklar tütüyor gözlerimde, neyleyim
İnsan demişim,

             kitap yüzlü insanlar demişim gidemiyorum

Kaderim kaderleri demişim güzelim
Sen olmasan ben böyle değildim
Böyle uysal ve kırılmış değildi şiirlerim
Bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek

Rüzgar gibi ağustos geçti ellerimizden
Meyvalar bizi bal renkli günahlara çağırıyorlar
Bir yanda yaşanmamış günlerin hırsı
Bir yanda boşa geçen gecelerin acısı
Malum o dramın en güzel perdesindeydik
Ağustos şarap olmuş, kanımıza akmıştı
Göçmüş kıtalar üstünde kuşlar gibiydik
Her gören didik didik bizi denetliyordu
Biz kendi derdimize düşmüştük

Orda da akşamlar olacak güzelim
Kanlı mendil gibi ağustos akşamları
Şu benim çektiklerimi görmeyeceksin
Belki yanında başkaları olacak
Belki düşlerine bile girmeyeceğim
Gün oldu acıların şiirini yaşadım
Gün oldu zehir gibi yokluğunu yaşadım
Bana sen ne diye duyurdun yalnızlığımı
Ne diye gurbet gibi mısralarıma sindin
Dokunsan parmaklarıma tutuşacağım

Yere batan şehrin tek yalnızıyım
Yüzyılın ağrısını anlayarak çekiyorum
Ekmeğime barut sinmiş bulanık özgürlükler
Tepmişim rahatımı, boynu bükük mutluluğumu
Yaşıyorsam erkekçe yaşıyorum

Düşün ki coğrafyanın en güzel yerindeyiz
En güzel günlerinde gençliğimizin
Ölümden ötesini aklım almıyor
Beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
İstesek cenneti kurtarabiliriz
Ben bir ışık için tepmişim rahatımı
Bu güleç yüzlülerin, bu acı türkülerini
Bu yoksul yerleri anlayarak seviyorum
Delicesine anlayarak güzelim
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek.

 

Hasan Hüseyin KORKMAZGİL



Tarih: 22:37, 9/2/2007 Kategori: Siir
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

İnsan Olmadan İnsan Kalabilme Savaşı

 

 

Doğumum elimde değildi.  Ailemi, memleketimi, adımı ve gideceğim okulları ben seçmedim. Hoş seçseydim; sadece gittiğim okulları değiştirmek isterdim.

 

İlk okulda öğretmenim, adam gibi insanlarla, insan gibi adamlardan bahsettiğinde, adam gibi bir insan olmaya karar verdim aklımın yettiğince, ama halâ insan sınıfına dahil edemedim kendimi.


O günlerde babam, "Hayatı ve insanları kötü yanlarıyla sev." demişti.


Ne hayatı, ne insanları, ne sevecek, ne nefret edecek kadar anlayamadım. Hayatı adil bulmadım; erken aldı sevdiklerimi, insanlarıysa samimi, benimleyken maskelerini bırakmadılar bir yana.


Çocukluk arkadaşlarım oldu, şimdilerde dostum diyebildiğim insanlar kaldı bana, riyanın ve fesadın ruhumuza girmediği çağlardan.


Paylaşabildim onlarla, şimdi, küçük kardeşimin adını bile bilmediği oyunlar...


İlk kez altı  yaşında fark ettim, beni mutsuz eden bir şeyin, başkası için değerli olabileceğini; babamın, doğum günüm için aldığı bebeği verirken komşunun kızına, yüzünde gördüm bir basketbol topuna göstereceğim sevinci.


Annemin onca emek verip diktiği elbiseleri utandım giymekten, çevremdeki yoksulluk, bayramlarımı hüzünlendirdi. Halâ giyemiyorum dolabımda bir hafta geçirmeyen yeni bir giysiyi.


O günlerde ölümle de karşılaştım, ama hatırlamadım hiçbir şeyi, ömürboyu sürecek bir men kararı hayatımı değiştirdi; başıma darbe almam yasaklanmıştı.


Bir gün sokağa çıkamaz olduk, akşamları karşı mahallede meşalelerle dolaşan ve sloganlar atan adamlar gördüm. Bahçemizde bomba patladı, kurşunlar girdi evimizden içeri. Her şey sona erdiğinde farkında olmadım, geride bir yığın genç ceset kaldığını ve bilmiyordum yaşananlardan ders alınmadığını...


Sonra can dostumu kaybettim sonsuza dek; yarım, eksik büyümek zorunda kaldım.


Ortaokulda sevdalandım; edebiyata, sinemaya, tiyatroya, spora ve türkülere. Arkadaşlarımsa "Converse" ve "Nike" marka ayakkabılara düşkündü. Ayıplandım, markasız spor ayakkabılarım dostsuz bıraktı beni, ben marka düşkünlerini bıraktım.


Kimsenin bilemediği bir soruya cevap verene kadar, giremedim "Sosyal Bilgiler" hocamın gecekondu sakinlerini adam yerine koymayan gözüne.


Aynı gün içinde, din dersinde gayri Müslim, Fen dersinde bağnaz bir Müslüman olunca, ne din, ne fen güven vermedi, karışık bir kafayla dolaştım yıllarca.


Lisede iyice nefret ettim okuldan. Hocalarım; beyaz çoraplara, kısa saçlara, etek boyu uzun üniformalara ve nota düşkündüler, benimse alerjim vardı kurallara.


O günlerde edindim üniforma düşmanlığımı...


Hastalıkla tanıştım sonra. Kuşkusuz öğrendim sağlığın önemini, ama aynı anda hayatım yitirdi anlamını.


Sonra film koptu bir süre, gözlerimi açtığımda üniversitedeydim. İlk dersim, çok acımasızdı; saçından sürüklenen ve coplanan gençleri gördüğümde daha bir haftalık öğrenciydim.


Geleceğine saldıranları izlediğimde anladım, kavga etmeden tartışamadığımızı ve sessiz kalmayanların sindirildiğini.


Sordum nedenlerini, "Haklısın." ile başlayıp, "ama..." ile biten cümleler düştü payıma. Farkında değillerdi; geleceğin umudu dedikleri bizler, onlardan miras alamamıştık umudu...


Yine de okuldan iyidir diye düşünürken, adaletten, eşitlikten, hürriyetten bahsedenlerin, halâ başımıza, sakalımıza bakmaları rahatsız etti beni, neyse ki çoraplarda kural yoktu; yanmıştım yoksa, beyaz çorap giymiyordum liseden beri.


Bir meslek edindim elbet, yeni dostlar girdi hayatıma, hatta sevdiğim hocalarımdan öğrendim de bir şeyler, ama ağır buldum bedelini.

 

Sonra, canlar verdim toprağa birer birer, bir ömür sürecek hasretler filizlendi. Sancı dolu geceler, gün eksiltti ömrümden. Büyümeye başladım istemeden.


Türkülerle, şiirlerle avuttum yüreğimi, insan olmaya çalışırken bir kez daha, değişmeye başladı çevrem.


Yüreğini cüzdanına sığdıranların, aynaya bakmak için onura gereksinimi olmayanların borusu öter oldu memleketimde.


Yürek gerektiren sevdalar, çıkar kollayan akıllı sevgilere bıraktı yerini...


Daha insan olamadan, insan kalabilmenin savaşı başladı.

 

*  *  *  *  *

 

Sevgili Dostlarım;

 

Bu yazıyı 11.09.2006 tarihinde "Düşler Tramvayı" adlı blogunda yayınladı Berfinhazal dostumuz. Yazıyı yayınladıktan yetmiş gün sonra da 20.11.2006'da   bizlere veda etti sessizce. O'nun gittiğine inanamadım; sayfasını sık sık ziyarete gittim. Halâ da gidiyorum.

 

Bir gerçek var ki, O artık aramızda değil. O'nun  yazısını "güzel insan olma savaşımı"  -O, güzel bir insandı- anısına ve sizlerle paylaşmak adına sayfama aldım. İçim yanıyor ve ekleyecek bir söz de bulamıyorum doğrusu.

 


Tarih: 00:37, 27/1/2007 Kategori: sevgi ve dostluk
Yorum (6) | Yorum yaz | Bağlantı

SESLENİŞ...

 

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.

Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi

aşımızı, ekmeğimizi.

Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken

bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı.

 

Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini

yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.

Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

 

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize

çelik kelepçeler takıldı.

İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.

İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren

birer senet gibi kullanırdık.

Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.

Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.

Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.

Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi verdik topluma.

Bizleri yok etmek istediler hep.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

 

Fidan gibi genç kızlardık.

Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden.

Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında,

işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik.

Direndik küçücük yüreğimizle,

direndik genç kızlık gururumuzla.

Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi,

taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.

Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.

Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...

 

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti.

Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin

elinde öldürüldük acınmaksızın.

Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha.

Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına,

birer mezar taşı gibi savrulduk.

Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

 

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi

dolaşıyordu derilerimizde.

Uydurma davalarla kapattılar hücrelere.

Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki.

Bir buçuk yaşımızdaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık.

Önce, kolumuzu, omuz başından keserek,

yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak

fırlattık attık önlerine.

Sonra da, otuz iki yaşında

bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

 

Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük.

Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük.

Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük.

İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük.

Adana’da, paramparça elleriyle ak pamuk toplayan işçiler,

sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

 

Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize.

Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen

ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.

Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler,

gizli emirlerle başlarımızı ezmek,

kanlarımızı emmek istediler.

Amerikan üsleri kaldırılsın, dedik,

sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım,

unutma bizi...

 

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi

savunduk; komünist dediler.

Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze.

Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız

bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız.

Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

 

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.

Bir kadın eline değmemişti ellerimiz.

Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha.

Bir gece sabaha karşı,

pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla

çıkarıldık idam sehpalarına.

Herkes tanıktır ki korkmadık.

İçimiz titremedi hiç.

Mezar toprağı gibi taptaze,

mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi...

 

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında

vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar.

Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı

ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere.

Öfkelerini bir gün bile,

karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde, öldürüldük.

Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına,

Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

 

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım,

unutma bizi...

 

Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak

ey halkım, unutma bizi.

 

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi,

hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi,

unutma bizi...

 

Uğur Mumcu

 

 

 


Tarih: 17:39, 24/1/2007 Kategori: siyaset
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

BUSH NEREYE GİTMİŞ?

 

 

Bush ölmüş ve cehenneme gitmiş...

 

Zebanibaşı:

 

"Tamam." demiş. "Amerika'dan gelenler için özel bölmemiz var. Ama üç kişilik. Hepsi de dolu. Senin günahın hepsinden de fazla olduğu için seçme şansı senin olacak. Birini affet, yerine sen geç".

 

Bush ilk hücreye girmiş, bakmış Nixon elinde balyozla taş kırıyor. Başında da bir Vietnamlı onu kamçılıyor.


"Yok." demiş, "Benim zaten biraz omuzum ağrıyor, taş kıramam".

 

İkinci hücrede, babası Bush'u bulmuş. Irak savaşı ardından petrole bulanmış Körfez suyundan bir havuza dalıp dalıp çıkıyor, tam çıkınca petrole bulanmış hayvanlar paçasından suya çekiveriyorlar.

 

Bush'un sadece gözü değil, kendisi de korkmuş:

 

"Aman." demiş, "Benim yüzmeyle aram öteden beri iyi değildir. Zaten o yüzden Viet-Nam savaşını da kaytardım, ben üçüncüsüne bakiiim..."

 

Üçüncü hücrede Clinton varmış. Sırtüstü bir yatağa İsa Hazretleri misali bağlanmış, Monica'da yatakta ve Clinton'a en iyi bildiği işi yapıyor. Bush'un ağzı kulaklarına varmış. Zaten hayatta da partisi hariç hep Clinton'a benzemek istermiş:


"Tamam." demiş, "Bu cezayı kabul ediyorum".

 

Zebanibaşı tuhaf tuhaf bakmış:


"Emin misin?" diye sormuş.

 

"Eminim, eminim..." demiş Bush heyecanla.

 

"Sen bilirsin." diye kafasını sallamış Zebani, sonra da hücrenin kapısını açıp bağırmış:


"Tamam Monica, serbestsin!"

 

Kaynak: http://www.denizce.com

 

 


Tarih: 03:02, 21/1/2007 Kategori: gulmece
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

AĞLAMAK YOK DOSTA

 

 

Bak arkadaş madem girdin savaşa
Bin yara alsan da yine ağlama
Bir çember içinden tutarlar taşa
Esir düşsen bile ağlama, dosta ağlama

Denizde bir filo karşına çıkar
İçi düşman dolu hep sana bakar
Teplikler tepecek, barutlar kokar
Gözüne kan dolsa yine ağlama, dosta ağlama

Aklında ne varsa korkmadan söyle
Sen de bilirsin ki gitmez bu böyle
Cephede hep zafer türküsü söyle
Namluyu temizle dostum sakın ağlama, dosta ağlama

Toprakta kanın var, bayrakta kanın
İşte şahididir tarihler bunun
Seni mahkum eyler, ağalı kanun
Zindanda çürüsen bile yine ağlama, dosta ağlama

Zamani'yim dil bilen sazım var
Dinle dostum sana çokça sözüm var
Bizde nice Deniz, Mahir, Nazım var
Ölene matem yok dostum sakın ağlama, dosta ağlama

 

 


Tarih: 23:32, 17/1/2007 Kategori: Siir
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

KALBİM DİNAMİT KUYUSU


Şafakları;
Taaa şafakları
Nice bir
Yangınları düşer alın çatıma
Gencecik ölüme gitmenin.
Yığılır boşkovanlar, dumanlı
Ve susar mitralyözler kuytularda.
Suskundur,
Karanlıktır,
Kayıtsızdır,
Her namlu.
Beni kurşunlar götürür
Kollarım vurulu
Gözlerim açık.
Şafakları,
Taaa şafakları,
Kınalı tavşanlar suya inmeden,
İlk çığlıklarındayken martılar,
Kamplarda idamcılar
Azgın ve manyak
Tan yerinde kızartılar...

Tan yerinde kızartılar
Hey canım,
Orada,
Sularla
Sınırlarla
Uzaklar uzağında
Ve benim şuncağızımda hemencecik
Göğüs kafesimin altında, solda,
Barajlar, yeşeren çöller,
Katarlar, traktörler,
Yani her vidasında bin sevda,
Her civatasında bin saygı,
Bin ustalıkla,
İşlenen ve yaratılan dünyaların kımıldanışı
Ve hayatı pırıl pırıl çarktan çıkaranların
Deliksiz uykularından uyanışı..
Kutlu ve saygındır bir daha
Berrak çelik,
Renkli pamuk
Ve sütlü buğday.
Kutludur, saygındır kuşkusuz
Çimentosu ninnilerle karılan
Çeliğine su diye
Öpücükler verilen
Çatılarında köpürmüş güvercin uğultusu
Bahçelerinde güneş sağnaklarıyla
Görkemli çocuk saraylarının
Cana can katan nuru.
Yani, yaratan ve adaletli olan insan gücünün
O her yerde geçerli
Kesinkes haklı onuru.
Kutlu ve saygın olacak elbet...

Beni yiğitler götürür
Katlarına sevda ile varılan
Yiğitler ki,
Dişlerini tükürmüş
Yiğitler ki,
Hayaları burulan.

Yan yana, upuzun, boylu boyunca
Tepeden tırnağa kan
Yiğitler ki,
Her biri bir parça vatan.
Gözlerinde
Bir küfür kasırgası
Ana-avrat
Ah ulan...

........................

Canımda damıttım seni ey zulüm,
Sancısını
İnceden
Kum gibi taşıdığım.
Kasığımda Amerikan kemendi
Bağıra bağıra geceler boyu
Kaskatı kesilip
Kan işediğim.

Beni baskınlar götürür
Gerillanın şah damarı halkıma
Korkunç ve soylu bir tutkudur dayatma
Yalnız bu kadar da değil,
Yarin hayâli gibi üstelik
Nazlıdır,
Usuldur,
İnce,
Bilgedir,
Biz ki, ustasıyız
Vatan sevmenin
Umut, saklımızda ölümsüz bayrak
Kırmızı-kırmızı
Dalga-dalgadır...

Beni gözlerin götürür
Gözlerin, aşkla, acıyla...
Kuşatmışlar sesimi, soluğumu.
Kesilmiş tuz-ekmek payım.
Vurgunum
Ve darda,
Gözaltındayım.
Dal, kor keser penceremde açarsa;
Kuş, vurulur üzerimden uçarsa,
Ve hal böyle böyle,
Yol bu yöndeyken.
Gelir,
Ki, her gelişinde daha da içten
Gelir,
Soluk soluğa benim olursun.
Amansız sarmasında kollarımın
Esrik, çığlık çığlığa
Erir, tükenir vücudun.

.......................

Nicedir,
Kahpe ağzında
Bir salgın,
Bir deprem gibi künyemiz
Nicedir,
Başımıza zından dünyamız
Biz ki, yarınıyız halkın
Umudu, yüzakıyız
Hıncı, namusu...
Şafakları,
Taaa şafakları
Hey canım,
Kalbim, dinamit kuyusu...

 

Ahmed ARİF

 

 


Tarih: 17:13, 16/1/2007 Kategori: Siir
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

KUTUP YILDIZI

 

 

O korku vardı hep çıkılan yolda
O korkusuzluk vardı
Suyun su olduğu günden beri akardı
Biri can verip aydınlatır
Diğeri boğar ve yakardı
Yaşamın her dönüm noktasında
Bir ileri bir de geri
Atılan adımlar gibi alçalma ve yücelme
Atılan adımlar gibi
Büyüme ve küçülmeydi adı
Biri sevgi olup yapardı
Diğeri öfke olup yıkardı
O korku vardı hep çıkılan yolda
O korkusuzluk vardı

Geceler güvensizdi
Gökyüzünde soluklar tükenirken
Ay sevinçsizdi
Bir şey vardı sanki hep yarım kalan
Bir anı ya da bir düş gibi
Uzak uçurumlarda sessizce sallanan
Yıllardan beri canlı tutulan ateşler
Söndürülürken yüreklerde birer birer
Kim yakacaktı
Uğrunda ölünen o büyük ateşi kim
Daha gün batmadan
Karartılan günlerin rengini
Gün doğarken
Kim haykıracaktı mor bahçelere kim
Kim ağlayacak
Kim gülecekti tüm güzellikler adına
Kim sevecek
Kim dövüşecekti
Kim takacaktı ölürken
Ölümsüzlüğü gül diye yakasına
Kışın kar açıp
Çiçek olacaktı buz sarkıtan dallarda
Yazın güneş açıp
Gelecek olacaktı ufuklarda kim

Bir yıldız vardır hani
Bütün yıldızlar içinde der Homeros
Ne kopmuştur hiç bir zaman
Kök saldığı kutsal yerinden
Ne de boyun eğmiştir
Ölüm kusan hiç bir karanlık önünde
Nasıl susulursa
Bin yıllık zamana karşı okyanus dilinde
Aynen öyle parlamıştır
Tüm gecelerin gökyüzünde
Aynen öyle

Notaların tören tören canlanıp
Dile geldiği günden beri
Hiç bir senfoni bulamadı bu sesi
Bulamadı sarayların görkemli sütunlarında
Hiç mi hiç bestelenmeden
Ve seslendirilmeden yaşandı zindanlarda
Hücreler senfonisiydi adı

Yaylı sazlar: Demir parmaklıklar
Ve demir kilitli demir kapılar
Vurmalı sazlar: Taş duvarlar
Ve taş katılığında kör baskılar
Üflemeli sazlar: Şafakta idamlıklar
Ve direnen tutuklular
Erkekler kadınlar duvarlar ve ufuklar
Yıldızlar içindeki o yıldızın
Ölüme ve ölümsüzlüğe doğru
Akışıyla başlıyordu hep birden uçuşarak
Ardından diğer bütün notalar
Ki maviliklerde süzülen kuşlar
Kurtuluş savaşında
Kurşuna ve saza vurulan türküler
Fransız ihtilalinde
Sürgüne ve giyotine gidilen marşlar
Ve bir nice kızıl meydanda
Yankılanan uğultular - uğultular
Sonra güneşe gönderilen
Özgürlük renkleri peş peşe
Ve fethedilerek
Ağızdan öpülen enginler - enginler

Ey halkımın demir kazık dediği
Yıldızlar içindeki soylu yıldız
Varsın onlar söndü bilsinler seni
Bulutları delerek saldığın ışıklar
Ki bin renkli gelenek üzre
Balkıyıp çoğalıyor şimdi
Susmayan bir hücreler senfonisinde

Kentlerin en yumuşak sessizliğinde
Bildiriler düşüyor artık
İnsanların yüreğine yağmur taneleriyle
Gök gürlemeyince yer gülmez
Gök gürlemeyince yer gülmez diye

 

Adnan YÜCEL

 

 


Tarih: 16:01, 8/1/2007 Kategori: Siir
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->